“Yüzyıl Sonra Ekim Devrimi” ve Çekiştirilen Teori

Kamuoyunda 100. Yılında Ekim Devrimi anmaları son hızla devam ediyor. Konuyla ilgili yapılan atıflar kadar, her tarihsel olayın yıl dönümünde sıklıkla karşılaşıldığı üzere, hareket edilen zemini, yani günlük siyaset ve stratejileri meşrulaştırma amaçlı yazılarla tarihsel bir süreç üzerinden bugüne yönelik açılım çabası dikkat çekiyor.

Bu açılımlar; ya tematik çalışmalarda yeni bir teori oluşturma çabası ile, ya da daha faydacı düzlemde çeşitli pratik-örgütsel amaçlarla kendini gösteriyor.

Bu eğilimin son örneklerinden birini 7 Kasım 2017 tarihinde Aydınlık Gazetesi’nde yayınlanan “Yüzyıl Sonra Ekim Devrimi” yazısı ile Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek izliyor.

Ülkemizdeki önemli düşünce ve eylem adamlarından biri olan Doğu Perinçek’in Ekim Devrimi üzerine 2017’de ne yönde düşünceleri olduğunu şüphesiz Lenin’e sahip çıkan, Leninist teorinin ve Bolşeviklerin devrimci çizgisinin mirasçısı olan her oluşum için ilgi çekicidir.

İlgili yazı şu cümle ile başlıyor, ve ne yönde gelişeceğine ilişkin henüz giriş bölümünde açık bir fikir veriyor.

“Ekim Devriminin yüzüncü yılı arkada kaldı. O zamandan bugüne dünya güneşin çevresinde yüz kez döndü.”

Bu cümle, yazıda paylaşılacak olan görüşlerin “dünyanın yeni koşulları gözetilerek” yapılacak bir itirazı veya müdahaleyi içereceğini en baştan duyuran karakterde.

Bu müdahalenin ne yönde gerçekleştirileceği noktasında okur düşünmeye başlıyor. Yazarın, Türkiye devriminin strateji ve taktikleri konusunda Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’ni tahrif eden, anti-diyalektik ve eklektik teorik ve pratik çizgisini bilen okular için araştırma nesnesi olan temanın, Ekim Devrimi’nin kaçınılmaz olarak bağlanacağı nokta aslında en baştan belirgin durumda. Sadece hangi argümanlarla bu en baştan belirgin sonuca ulaşılacak, tümevarım ve tümdengelimin sırası ne olacak bu noktada bir merak uyanıyor.

Yazar hakkında fazla bilgisi olmayan, sadece Lenin’in eserlerini okumuş ve günümüz olgularına baktığı zaman sadece yazar ve temsilcisi olduğu siyasi hareket için değil, bilimsel sosyalizm adına geliştirilen teorilerin ve pratik hattın neredeyse tamamına yakınının Lenin’in çok açık ifadelerle belirttiği noktalardan, ısrarlı uyarılarından oldukça uzak, hatta tam tersi bir seyirde bulunduğunu gören okurlar için de yine ilginç bir okuma deneyimi içeriyor ilgili yazı.

“(…) Oysa Ekim Devrimini, 1917 yılında yeterince anlayamayız. Ekim Devriminin göreli en gelişmiş teorisini, yüzyıllık tecrübeyi değerlendirerek bugün yapılabiliriz”

Bu aşamadan itibaren yavaş yavaş varılmaya çalışılacak noktaya doğru yola çıkmaya başlıyor okur. Kesin ifadelerle Lenin ve Bolşeviklerin, ve devrimin asıl mimarı olan işçi sınıfının, ve geniş emekçi kitllelerin, yaptıkları devrimi yeterince anlayamayacakları, bunun teorisinin ancak 100 yıl sonra anlaşılacağı belirtiliyor.

Bu önerme ile 100 yıllık süre içinde Ekim Devrimi’nin hangi çelişkilerden ötürü yarıda kaldığı, nasıl kendi karşıtına dönüştüğü, bu yüz yıllık süreç içinde tekelci kapitalizmin dünya pazarlarını nasıl kurduğu, kitlelerin hangi ideolojik araçlarla ne yönde imal edildiği gibi pek çok dinamik, özetle bir üretim tarzına içkin gündem ve çelişkilerin ürünü olan, belirlenmiş bir özne konumundan konuşulduğu, o dönem için ortaya çıkması imkansız olan bu gelişmelere yaslanarak tarihsel bir sürecin ele alındığı unutuluyor ve varılmak istenen noktaya doğru bir adım daha atılıyor.

“Lenin, Emperyalizm Çağında devrime yol açan çelişmenin değiştiğini daha Ekim Devrimi öncesinde temellendirmişti. Artık devrim burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin ürünü olmayacaktı.”

Özellikle ikinci cümle ile Lenin kendi pratiğinden bir anda kopartılıyor. Sadece Lenin de değil, emperyalizm çağında gelişen tekelci kapitalist ilişkilerin ve bu ilişkilerin temsilcisi sınıfların kurduğu devletler ile emekçi sınıflar arasındaki tüm sınıf mücadeleleri Lenin adı kullanılarak kenara itiliyor.

Emperyalizm döneminin, yani ulusal kurtuluş savaşları ve proleter devrimler çağı bir anda ikincisi atılarak başında işçi sınıfı da olsa, burjuvazi de olsa sadece ulusal kurtuluş savaşlarına indirgeniyor. Aşağıdaki açıklamada gerekçe olarak geliyor:

“Bolşeviklere göre, şimdi sıra sosyalist devrimdeydi. Ekim Devrimi başarılınca, yaşanan olay bu teorinin içine yerleştirildi. Dünya, Ekim Devrimiyle Proleter Devrimleri Çağına girmişti. Ne var ki, Ekim Devriminden sonra yaşanan pratik, bu teorik çerçevenin yetersizliğini ortaya koydu.”

Yazar, Ekim Devrimi tecrübesini yaratıcı yönde geliştirme adı altında, aslında varmak istediği, kendi bağlamında, günlük siyasi pratiğinde ve düşünce sisteminde kendini devamlı üreten bir noktaya bu kez çok büyük bir adım atmış oluyor.

Yazıda belirtildiği gibi gerçekten de “işçi sınıfı, iktidarı burjuvazinin elinden aldı ve demokratik devrimi ilerletti, sosyalizme açılmaya yönelik ataklara önderlik etti.”

Mao Zedung ve ÇKP önderliğinde Çin’de kurtuluştan önce başlatılan ve Büyük İleri Atılım evresine kadar yaklaşık olarak devam edecek olan “Yeni Demokratik Devrim” ismi verilen süreç de tam olarak bu hatta yer alır. Çin’in artık ikinci bir Sun Yat Sen’e ihtiyacı yoktur. Çan Kay Şek ise bu atılımı yapacak sınıfın temsilcisi değildir. İşçi sınıfı önderliğinde ve komünist partisinin yol göstericiliğinde, yoksul emekçi kitleler ve köylülerin önderliğinde bu atılımın yapılması gerekecektir.

Ancak yazarın atladığı ve görmezden geldiği bir noktanın da altını çizmek gerekiyor. İşçi sınıfı tüm bu süreci, sosyalizmi kurma, genişletme ve sınıfsız topluma yani komünizme geçişin iktisadi ve düşünsel, kültürel altyapısını oluşturabilmek için yapar. Süreçteki en büyük engel olan burjuvazinin devlet aygıtını Lenin tabiri ile devir almadı, paramparça etti. Bu aygıtın zor kuvvetlerine sırtını dayamadı, yine bu aygıtın ideolojik ve bürokratik dehlizleri içinde çözüm aramadı. Özetle kendini bu aygıt içinde konumlandırmadı. İşçi sınıfı, sınıf savaşımını kesintisiz ve sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için kendi bağımsız yönetsel ve ideolojik aygıtlarını kurdu. Ne zaman burjuvazinin eski aygıtlarını, eski biçimleri kullanmaya başladı, o noktada devrimi tutuculaştırdı ve sosyalizmi bir tabak gulaşa indirgedi. Yeni ayrıcalıklı katmanlar üretti, kariyerizmi ve uzmanlaşmayı kapitalistçe kutsadı, kapitalizmi devamlı üreten ilişkiler içinde çözüm aradı, emekçi kitleleri bastırdı, kapitalizm ile yarıştı ve kapitalizmin kötü ve çarpık bir kopyası olarak tarihin çöplüğüne atıldı.

Ancak klasik kapitalizm ve öncesinde olduğu gibi tekelci kapitalizm çağında da emekçi kitlelerin, mülksüzlerin mücadelesi bir an olsun kesintiye uğramadı. Üstelik bu kez, kendisi ile birlikte tüm sınıfları da ortadan kaldırma potansiyeline sahip modern proletaryaya ve Marksizm-Leninizm’in eylem kılavuzuna sahiptiler. Hedefte her aşamada emperyalizmin çeşitli türlerinin denetiminde olan burjuvazinin devlet aygıtı vardı.

Lenin ve Bolşevikler bir gerçeği iyi biliyorlardı. Devletin kapitalist toplumlarda temel görevi mülksüzlere karşı özel mülkiyeti korumaktı. Lenin’in ömrünün görmeye el vermediği bir tarihsel pratik daha yaşanacaktı. Geçtiğimiz yüzyılda boy gösteren reel sosyalizm pratiklerinde devlet, özel mülkiyet ve komünal mülkiyete karşı doğrudan kendi mülkiyetini yani “devlet mülkiyetini” korumaya gayret edecekti…

Yazıya geri dönelim. “Toplam olarak baktığımız zaman, Ekim Devrimiyle başlayan inşa sürecine Millî Demokratik Devrim diyebiliriz. Düşününüz Ekim Devriminden dört yıl sonra Sovyet iktidarı burjuvaziyi destekleyen Yeni Ekonomi Politikaya (NEP) yöneliyordu. Rusya’nın gerçekleri, teoriyi düzeltiyordu.”

Sonunda yazar gelmek istediği noktaya geldi.

Milli Demokratik Devrim kestirme yoldan emperyalizm çağında sosyalizmi hedefleyen tüm devrimlerin genel adı yapılıyor. Buna 1939 ile 1945 yılları arasında partizanların önderliğinde kazanılan kurtuluş savaşı ardından 5’er yıllık planlarla kesintisiz şekilde sosyalizmi kurma pratiğine kalkışan Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti de dahil ediliyor, önce Fransız ardından ABD emperyalizmini geniş çaplı bir gerilla mücadelesi ile bozguna uğratıp doğrudan sosyalizme yönelen Vietnam da dahil ediliyor, 1975’te yaklaşık 15 yıllık bir gerilla mücadelesini zaferle sonuçlandırıp ABD emperyalizmini ve yerli uşaklarını alt eden, doğrudan sosyalizm pratiğine ve halk komünleri uygulamasına girişen Demokratik Kamboçya da dahil ediliyor veya “yeni burjuvaziye” karşı kesintisiz bir sınıf savaşımı çizgisi izleyen Büyük Proleter Kültür Devrimi de dahil ediliyor…

Yazara göre bunların hepsi zaten bir şekilde milli demokratik devrim. Ne yapsanız sosyalizm olduğuna ikna edemezsiniz. Yazar yaratıcı ve teoriyi geliştiren bir çizgide kendini göstermek istiyor ama her seferinde kendi bağlamının duvarlarına çarpıyor. Bir çeşit “milli demokratik devrim” dogmatizmi yaratılıyor ve bu sürecin tarihsel kökü Lenin’e ve Ekim Devrimi’ne kadar uzatılıyor. Sonra da tüm bir tarihsel dönem bu teoriyle giydirilmeye çalışılıyor. Böyle bir yaklaşım içinde yazarın elindeki formüle uymayan her şey ya “doğum anomalisi” veya zaten dikkate değer değil. Yazar haklı, tarihin gerçekleri teoriyi gerçekten düzeltmeli.

Sürecin zorlanması şöyle ilginç sonuçları ortaya çıkartıyor. Kamboçya’da ABD uşağı Lon Nol gericiliği devrildiği zaman, Kızıl Khmerlerin burjuva demokratik devrimci Prens Sihanuk’a ülkeyi teslim etmemeleri, kendisine yaşayacağı bir konut vererek kenara çekilmelerini istemeleri yazar için büyük problem bu bağlamda.

Veya Arnavutluk… Yazarın tezine göre bu bağlamda Enver Hoxha ve Arnavut devrimciler tarihe çalım atmaya kalktılar. Kurtuluş Savaşı sürecinde burjuvazinin ve gericiliğin temsilcisi olan Balli Kombetarcılarla birlikte işler yürütülseydi aslında daha iyi olurdu ama “tuhaf” bir şekilde sosyalizmde ısrar ettiler ve her türden emperyalist tehdide ve şantaja karşı başarılı oldular. Kolektivizmi yerleştirdiler, kafa ile kol emeği arasındaki ayrımları kaldırma yolunda büyük adımlar attılar. Ama yine de sosyalizm dememek gerek yazar göre. Yoksa kendi ülkelerindeki kukla hükümetlere karşı “millet cephesi” kurmaksızın mücadele veren emekçi kitlelere kötü örnek olabilir. Belli mi olur, emekçi sınıflara kendi özgüçlerini ve devrimci potansiyellerini anımsatabilir belki de…

Mao Zedung önderliğinde harekete geçen onbinlerce kızıl muhafızın kapitalist restorasyonun baş temsilcileri Deng Xiaoping ve grubuna yönelik izlediği devrimci çizgi mücadelesi de yanlış bu düşünce yapısına göre. Ne de olsa emperyalizm çağında her şey zaten “milli demokratik devrim” ve yapılması gereken bu noktada sınıfların kaynaşması ve emperyalizmin fiili işgaline göre pozisyon alınması.

Yazar zaten bunu da açık bir şekilde ifade ediyor ilgili yazısında:

“Bugün sosyalizm yönündeki en ileri pratiği temsil eden Çin Halk Cumhuriyetini yöneten Çin Komünist Partisi, haklı olarak Çin’in “sosyalizmin ilk dönemlerinde bulunduğunu” belirtiyor.”

“Bugün Putin’in temsil ettiği Rus vatanseverliğini besleyen en önemli kaynak, hâlâ Ekim Devriminin vatanseverlik birikimi, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda yürütülen anavatan savaşıdır.”

Yazar bir kez varmak istediği noktaya gelince artık dolu dizgin eklektizme geçiyor. Sınıfsal konumları ve kendi ülkelerindeki emekçi kitlelerin durumu analiz edilmeden, Putin’inden, Xi Jingping’ine kadar herkes Leninist yapılacak… Ramak kalıyor.

Yazarın düşünce yapısını belirleyen şeyin tıpkı Avrupa-Merkezci olan eskisine benzer bir çeşit Avrasya-Merkezci yeni üretici-güçler teorisi olduğunu ve bu teorinin sınıfsal zemininin ABD emperyalizmi ile mesafeli ancak bürokratik nitelikte, kendi ulusal sınırları içinde yoğun bir emek sömürüsüne ve ucuz işgücüne dayanan, küresel kapitalizm ile de stratejik ilişkiler içinde bir çeşit devlet-kapitalizmi olduğunu net olarak görmek gerekiyor. ABD emperyalizmine karşı emekçi kitlelerin ve dünyanın mülksüzlerinin yanından değil, yeni gelişen ve yaygınlaşan devlet-kapitalistlerinin bürolarından olgulara bakınca bakalım daha ne teoriler geliştirilecek merakla bekliyor okur.

Adını net olarak koymak gerekiyor. 1991 yılında reel sosyalizm pratiklerinin çözüldüğü iklimde yani geride kalan 20-25 yıllık evrede özellikle sosyalistler arasında yaşanan ideolojik ve örgütsel savrulma ve tutunacak dal arama çabası ne acı ki, revizyonizmin bu kez başka türlü hortlamasını ortaya çıkartmış, tarihi ve olguları zorlaya zorlaya çarpıtmaya kadar işi vardırmış durumda.

Marksizm-Leninizm-Mao Zedung düşüncesi, emekçi kitlelerin iktidar mücadelesini tekelci kapitalistlere teslim eden her türden akımla her koşulda kesintisiz savaşın tarihsel mirasına sahiptir.

Lenin’in bilimsel sosyalist teoriye katkılarını tek bir başlık altında toparlamak pek kolay değildir. Gerek işçi sınıfının yeni tipte bir organizasyon modeli olan devrimci öncü parti modeli, gerek devletin sınıfsal kökeni konusunda Friedrich Engels’ten aldığı mirası derinleştirmesi, 2. Enternasyonel’in Avrupamerkezci çizgisine karşı sermaye birikimi ve ihracına yönelik derinlikli bir analizle tekelci kapitalizmin teorisini inşa etmesi, emperyalizm çağında proletaryanın görevleri konusundaki tahlilleri yine emperyalizm çağında ulusal sorun noktasında stratejik ve taktiksel konularda proletaryanın çizgisini belirlemesi ilk akla gelenlerdir. Tüm bunların yanında yaklaşık 7 yıllık kendi yönetimi döneminde, Sovyetler’in iktisadi ve toplumsal yeniden örgütlenişine yönelik pratik konulara da doğrudan müdahildir Lenin.

Lenin’in Marksizm’e katkıları ve Ekim Devrimi’nin tecrübeleri, emekçi kitlelerin iktidara geleceği ve eski tarz tekelci kapitalizmi veya yeni tarz bürokratik kollektivizmi değil sosyalizmi kuracakları, sınıfsal ayrıcalıklara karşı yürüttükleri çok yönlü savaşta kendilerine her zaman yol göstermeye devam edecektir.

İlgili yazı için: https://www.aydinlik.com.tr/yuzyil-sonra-ekim-devrimi-dogu-perincek-kose-yazilari-kasim-2017

Kuram Dergisi

Diyalektik materyalist bir perspektifle, bilimsel sosyalist teorinin sınıf mücadelelerine uygulanması ve derinleştirilmesi doğrultusunda yayın çizgisini sürdüren Kuram Dergisi 2 ayda bir yayında!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest