Özgürleşme Siyaseti ve Komünist İdea

Son 30 yıllık süreçte “komünizm” sözcüğü ya tümden unutuldu ya da pratikte kısırlaştırılmış umutsuz faaliyetlere indirgendi. Buna rağmen genel olarak bakıldığında burjuva devletin demokratik denilen ve küreselleşen kapitalizmin desteklediği modern biçimi ideolojik planda halen kendini rakipsiz olarak öne sürebiliyor.

Özgürleşme siyaseti veya politika konusundaki öznel düzeydeki kafa karışıklıkları temelde bu durumdan kaynaklanıyor. Yaratıcı, pratikten beslenen ve devinen bir özgürleştirme siyasetinin eklemlendiği temel bir idea yani komünist toplum bilinci, komünist perspektifi olmaksızın halk kitlelerin her seferinde yönlerini kaybetmeleri de kaçınılmazdır.

Komünist perspektif, “komünizm” kavramının geçtiğimiz yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak problemli kullanımı ve parti/devlete sıkıştırılmış zorlamaları ile son 30 yılda gittikçe kullanım değerini yitiren bir nosyona dönüştürüldü. Terk ediş kapitalizmin güçlenmesinin hem sonucu hem nedeni oldu. 1840’larda olduğu gibi bir kez daha toplumların akılcı örgütlenmesi için mümkün olan tek yolun kendisi olduğundan emin kibirli kapitalizmle karşı karşıyayız. Durum tamamen karamsar değil. Nereden, hangi konumdan, hangi sınıfsal pratikten bakıldığı ile ilgili.

Kapitalizmin, emperyalizm çağında tekelci ve küresel oligarşik yapı kazanan versiyonunun demokrasi anlatılarına karşı duyulan derin güvensizlik, yaygın apolitizmle beraber bir kez daha komünist perspektife ve devrimci özgürleşme siyasetlerine ilgiyi ve eğilimi arttıyor. Devrimcilerin dağınık durumda olması, gençliğin büyük bir kısmının nihilist ve kariyerist bir ümitsizliğe sapmış olması ve aydınların çoğunun devletin ideolojik aygıtlarının üst yapı memurları olduğu düşünülürse, bu gelişim daha uzun bir dönemi içerecek çatışmaları, kümelenmeleri ve yoğunlaşmaları kaçınılmaz kılıyor.

Tekelci kapitalist anlatıya göre Afrikalıların, Suriyelilerin, Ortadoğu halklarının yoksullukları kendi sorumluluklarında. Tıpkı 1840’larda olduğu gibi bugün de zengin ülkelerin çok büyük bir kesiminde sefalet hüküm sürüyor. Toplumsal sınıflar arasında olduğu gibi devletler arasında da devasa ölçülerde ve git gide artan eşitsizlikler bulunuyor.

19. yüzyılın başında olduğu gibi bugün de mesele aslında soyut olan “komünist ideanın mutlak zaferi” değil. 20. yüzyıl, ihtiyatsızca ve dogmatik bir biçimde sorunu böyle ortaya konmuştu, mutlak zafer zorlamaları ve kesinleştirilen formül reçeteler “sosyalizmin anayurdu” gibi trajikomik tasarıları dahi gündeme getirmişti. Şu an için önemli olan öncelikle bir kez daha “komünist ideanın var olduğunu” ve bu ideanın somut devrimci işlevini göstermek ve nasıl formüle edildiğini ortaya çıkartmak. Özellikle özgürleşme siyaseti açısından potansiteli kestirilemeyen devrimci ve yaratıcı “olayın” kapsayıcı, sabitleyici ve hareketsizliği meşrulaştıran “devlet” ile ilişkisine yoğunlaşmak…

Devlet ve Olay

Bir hakikat prosedürü ile tarihsel olgular arasında ideolojik bir ilişki mevcutken niçin bu ilişki bir adım daha öteye taşınarak “olay” ile “devlet” arasında bir ilişki kurulmasın?

Lenin’in en önemli eserlerinden biri olan “Devlet ve Devrim” çalışması,  “devlet” ve “devrimci olay” arasındaki diyalektik ve karmaşık ilişkiye yoğunlaşır. Lenin, devrimden sonra devletin sönümlenmesi, diğer bir deyişle devletin devlet olmayana geçişin düzenleyicisi haline gelmesi gerektiğini ısrarla belirtir.  Lenin bu bağlamda doğrudan Marx’ın tezlerine bağlıdır. Komünist perspektif veya komünist idea, devletin iktidarından ilelebet sıyrılan bir politikanın gerçeğini, tarihsel olarak “başka devlet” figürüne yansıtabilir. Ancak iktidardan bu sıyrılışın bu özneleşme işlemine içkin olması, o “başka devletin” de devlet iktidarından, yani kendi iktidarından sıyrılması, özü itibarı ile sönümlenecek olan bir devlet olması gerekir. Bu bağlamda Paris Komünü, Ekim Devrimi ve özellikle 1966’da Çin’de gerçekleştirilen Büyük Proleter Kültür Devrimi değerli hazineler olarak düşünülmelidir. Bu tarihsel sekanslar yadsımanın yadsınması şeklinde ilerleyen diyalektik süreçlerdir. Yadsınan eski devlettir, ayrıca eskinin gölgesinde kurulan yeni devlettir. Kurulduğu için kaçınılmaz olarak kısa sürede çürüyen devlettir. Başlarken bitendir. Biterken başlayana uzayandır. Devlete ihtiyaç olmayana kadar, güncel çelişkilerin çözümünde  devletle her seferinde hesaplaşmak devrimci bir özgürleşme siyasetinin hem sonucu hem de etken öğesidir.

Bu bağlamda devrimci politika söz konusu olduğunda kişilerin belirleyiciliğini ve önemini teslim etmek gerekir. Paradoksal gözüken bu olay gerçektir. Özgürleşme siyasetleri bir yanıyla adı sanı bilinmeyenlerin, Mao Zedung’un ifadesi ile tarihin gerçek yaratıcılarının, devlet tarafından hat safhada değersizleştirilenlerin, ötekileştirilmişlerin zaferidir. Ancak diğer yandan baştan sona pek çok özel isim ile doludur. O isimlerle anılır, temsil edilir, tarihsel olarak özdeşleşir. Spartaküs’ten Thomas Münzer’e, Şeyh Bedreddin’den Mustafa Suphi’ye, Robespierre’den Blanqui’ye, Lenin’den Rosa Luxemburg’a, Mao Zedung’tan Enver Hoxha’ya… Dönemler ve olaylar vardır, dolayısıyla isimler de hep vardır. Tüm bu isimler, tarihsel olarak bireylerde ve düşüncenin saf tekilliğinde bir hakikat olarak, politikanın kaçış noktalarını teşkil eden sekansların ilişkiler ağını temsil ederler.

Sıradan insanlar bu muzaffer kahramanların kişiliğinde, onlar aracılığıyla kendi sınırlarını zorlayabileceklerini keşfederler. Milyonlarca adsız militanın, isyankarın, savaşçının eylemleri kendi başına temsil edilemez niteliktedir. İşte tek bir isimde toplanan ve simgelenen budur.

Bu özel isimler “komünist idea” ve “komünist perspektifin” işleyişine katılırlar ve bu sürecin farklı bileşenleri olurlar.

Irmak Sonay

İskandinav ve Çin mitolojisi, Güney Asya edebiyatı ve Türkiye'de işçi sınıfı hareketleri üzerine araştırmaları bulunan İstanbul Üniversitesi edebiyat bölümü mezunu kendisi Kuram Dergisi, Marksizm ve Sanat bölümü editörüdür.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest