Emekçi Sınıflar İçin Küresel Sınıfsal Analizin Önemi

İçinden geçtiğimiz günlerde devrimci ve doğru bir strateji ile dünyaya bakmak her zamankinden daha çok önem kazanıyor. Yanlış kurulan stratejiler başına veya sonuna “devrimci” veya “ulusal” ibareleri eklense de son aşamada yenilgiden kurtulamazlar. Stratejinin yenilmesi çok da önemli değildir. Asıl mesele ezilen halkların devrim ve kurtuluş umudunun yenilmesidir.

Mao Zedung, şu iki kritik sorunun her şeyden önemli olduğunu belirtmiştir. “Düşmanlarımız kim?” “Dostlarımız kimler?”

Bu iki sorunun temeli ise bir üçüncü soru ile anlam kazanır: “Hangi sınıfın kurtuluşu için mücadele ediyoruz?”

Yaşadığımız dünyaya; tekelci kapitalizm ile organik ilişkilerinin devamlılığından yana, kapitalist meta ilişkilerini her seferinde yeniden üreten devletlerin burjuva milliyetçiliğiyle örülmüş dış politikaları zemininden mi bakacağız? Bilimsel sosyalist bakış açısı ile dünyanın mülksüzleri açısından mı bakacağız?

Bu kritik soru kurulacak olan her tür stratejiyi doğrudan belirleyecektir. İzlenecek siyasetlerin devrimci olup olmaması doğrudan bu soruya bağlıdır.

3 Dünya Teorisini Devrimcileştirmek!

Mao Zedung, 1970’lerde Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin devrimci rüzgarının kesilmeye başladığı ve sağ kanadın yükselişe geçtiği evrede, esas olarak SSCB ile yaşanması beklenen bir dünya savaşı beklentisi ile “Üç Dünya Teorisi” ismi verilen bir çeşit jeostratejik ve jeopolitik saptamayı benimsemiştir. Bu formülasyon dönemsel rüzgarların da etkisi ile bir heyecan yaratmıştır. Ancak problemli yönü kısa sürede belirecektir.

Formüle göre “Birinci Dünya” ABD ve Sovyetler Birliği’nden oluşuyordu. “İkinci Dünya”, Avrupa ülkeleri, Japonya, Avustralya gibi küçük emperyalistlerden oluşuyordu. “Üçüncü Dünya” ise coğrafya farkı gözetmeksizin geride kalan tüm yoksul ülkelerden oluşuyordu. Dönemin Çin’i kendini üçüncü dünyada konumlandırıyordu. ABD ve SSCB’nin başını çektiği “Birinci Dünya” karşısında “Üçüncü Dünya” ya dayanmalı ve tercihen “İkinci Dünyayı” kazanmalı veya “nötrleştirmeli” şeklinde özetlenecek bir taktik düzlem benimsenecekti.

“Üç Dünya Teorisi” aradan geçen yılların daha açık bir şekilde doğruladığı üzere o evre Çin Halk Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarları ve jeopolitik ihtiyaçlarına dayanıyordu. “Üç Dünya Teorisi” 1973’lerde Çin’in azılı kapitalist kadrolarının başında gelen Deng Xiaoping tarafından coşku ile Birleşmiş Milletler düzeyinde dile getiriliyordu.

“Üç Dünya Teorisi” 1970’lerin ilk yarısı ile birlikte Çin’in değişen önceliklerini meşrulaştırma aracı olarak (temelde dünya halklarının ve emekçi sınıfların emperyalizme karşı bağımsızlık ve devrim mücadelelerine sırt çevirmesi) devreye alınacaktı. Özetle Çin devletinin dar milliyetçi dış politikasını haklı kılma gerçeğinden sonra keşfedilmişti.

“Üç Dünya Teorisi” formülasyonuna göre bir dünyayı diğerlerinden ayıran ana faktör “askeri gücü” ve “jeopolitik saldırganlık potansiyeli” idi. Dolayısıyla, Avrupa’nın emperyalist ülkeleri Sovyetler Birliği’nden daha yüksek bir yaşam standardına ve gelişkin kapitalist ilişkilere sahip olsalar da bu durumun çok da önemi yoktu. Bu devletlerin askeri açıdan daha küçük olması ve Sovyetler Birliği ile çelişmelerinin bulunması “İkinci Dünya” olmaları için yeterliydi. Süreç öyle bir noktaya varacaktı ki, bu teorinin mantıki sonuçlarını sürdüren ÇKP yöneticileri sadece Richard Nixonlarla değil, 1970’lerin ikinci yarısında Pinochet’nin Şilisi ile Şah Pehlevi’nin İran’ı ile dünya halklarının yoğun tepkisine rağmen rahatlıkla işbirliği yapmakta problem görmeyeceklerdi.

Emekçi sınıfların devrim mücadelesinin terkedildiği iklimde Marksizm-Leninizm’in jeostratejik düzlemde revize edilmesi olarak da saptanabilecek bu tahlili günümüzde hatalı biçimlerde kullanan ülkemiz de dahil olmak üzere dünyada pek çok sol/sosyalist yapılanma bulunmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra formülasyonda birinci dünya kategorisine sadece ABD’yi yerleştiren ve bu şekilde hedefi daraltmaya çalışan yaklaşımlar tekelci kapitalizmin günümüzde geldiği düzeyi çoğunlukla doğru tahlil etmede de başarısız olmaktadır. Silahı çok olanın her zaman son sözü söyleyemeyeceğini Sovyetler Birliği’nin çökmesi göstermiştir.

Kritik mesele silahı da üreten ve kitleleri her seferinde yeniden kalıba döken kapitalist üretim ilişkileridir.

Günümüzde küresel ölçekte oluşturulacak ve Leninist emperyalizm tahlilini doğru özümsemiş devrimci bir strateji sadece silah, asker, top, tüfek sayılarına değil, doğrudan ülkelerin gerçek ekonomik düzeylerine ve tekelci kapitalizm ile ilişkilerine odaklanmak zorundadır. Bir kategorizasyon işlemi gerçekleştirilecekse, yani dünya ülkelerin gerçek koşullarına göre 3’e bölünecekse, bu sınıfsal zeminde hareket edilmesi zorunludur.

Bu doğrultuda teorimizi somutlaştıralım. Tekelci kapitalizm ve feodal üretim ilişkilerinden kaynaklı yoğun baskı altında tutulan ve en yoksul yaşam standartlarına sahip olan bölge ve ülkeler belirgin coğrafi ve kültürel farklarına rağmen günümüzün çevresini yani “Üçüncü Dünyasını” oluşturmaktadır.

Nüfusu en zengin yaşam standartlarına sahip, emperyalist sömürüden gerek sermayedarları gerekse işçi sınıfları olarak kar elde eden bölge ve ülkeler ise dünyanın merkezlerini yani “Birinci Dünyayı” oluşturur.

Bu iki dünya arasında skalanın bir ucundan diğerine sıralanabilecek devletler de bulunur. Bu devletler sanılanın aksine tam ortada durmazlar. Tekelci kapitalizm ile ilişkileri doğrultusunda skalanın bir tarafına doğru hareket ederler.

Emperyalizmin arka bahçesi olan zengin Körfez ülkeleri sadece coğrafi özellikleri düşünülerek “Üçüncü Dünyaya” dahil edilemez. Bu ülkeler farklı kültürel dokuları olmakla birlikte yüksek yaşam standartlarına sahip karakterleri ile “Birinci Dünya” tarafında yer almaktadır. Emperyalizmin eşitsiz gelişiminden kaynaklı olarak Üçüncü Dünya ülkelerinde Birinci Dünya mahalleleri ve daha yüksek bir yaşam standardına sahip alanlar şüphesiz vardır. Benzer şekilde, Birinci Dünya ülkelerinde Üçüncü Dünya’nın yaşam alanları bulunur.

Bangladeş, Kamboçya, Kongo gibi ülkeler Meksika’dan çok daha yoksul bir nüfusa sahiptir. Bu açıdan Meksika “İkinci Dünya” ya daha yakındır.

ABD emperyalizmi ile birlikte en geniş ordulara sahip günümüz Rusyası ve Çin’ini sırf bu üstünlüklerinden ötürü “Birinci Dünya” içinde kabul edilemez. Kapitalist üretim ilişkileri izleyen bu ülkeler “İkinci Dünyadan” adım adım “Birinci Dünya” kategorisine kaymaya çalışmakta ancak bu kayma süreci emekçi sınıflar için yoksulluğu derinleştirmektedir.

Bir ülke, ne kadar “Üçüncü Dünya” kategorisine yaklaşırsa, toplumsal tabanı devrim için o kadar gelişkin olur. Benzer şekilde, varolan yaşam standardı ne kadar yüksek olursa, bir ülkenin kendi içindeki “Birinci Dünyası” o kadar genişler.

Burjuva jeostratejizmin üretim ilişkilerini ve sınıfsal konumları perdeleyen ve gizli bir şekilde mevcut üretim ilişkilerini yeniden üreten bakış açısı karşısında bilimsel sosyalizmin devrimci tahlillerine her zamankinden daha çok ihtiyaç bulunuyor.

Kuram Dergisi

Diyalektik materyalist bir perspektifle, bilimsel sosyalist teorinin sınıf mücadelelerine uygulanması ve derinleştirilmesi doğrultusunda yayın çizgisini sürdüren Kuram Dergisi 2 ayda bir yayında!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest